ATATÜRK'E GÖRE TÜRK
ULUSÇULUĞU
Atatürkçülüğün altı ilkesinden, bir başka ifadeyle Atatürk'ün kurduğu
Cumhuriyet Halk Partisi'nin Programını oluşturan Altı Ok'tan biri olan ulusçuluk:
Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkını TÜRK ULUSU olarak kabul eder.
Ulus-Devlet yapılanması içinde "Türkiye Halkları" kavramına asla yer
vermez. Devletin resmi dili Türkçedir, dini yoktur, bir tek Başkent vardır,
Cumhuriyetle yönetilir. Anayasada ifadesini bulmuş bu temel yapının değiştirilmesi
bile önerilemez. Laik hukuk sistemi içinde dini, mezhebi, inancı, etnik kökeni ne
olursa olsun, ülkede yaşayan herkes Türktür. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı
içinde ifade edilen "Ne mutlu Türküm diyene!" sloganı, ulusu oluşturan
bireylerin ille Türk soyu ve kökeninden gelmesi gerektiğini değil, genellikle Türk
soyu ve kökeninden geldiklerine işaret eder. Devletin, eşit vatandaşlık hukuku
çerçevesinde ülkede yaşayan tüm vatandaşları Türklük üst kültür kimliği
içinde bütünleştirmesi, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının özünü oluşturur.
Devletin bu bütüncül yaklaşımına rağmen, alt kültür ulusçuluğu güderek
kendisini Türk kabul etmeyenlerin sorunu ise kendilerini ve bir de yasaları
ilgilendirir. Türkiye'nin "yumuşak karın" bölgesi olarak nitelendirilen
etnik ve mezhepsel farklılıklar, yaklaşık 200 yıldır "Şark Meselesi" adı
altında Batılı emperyalist devletler ve Rusya tarafından sürekli gündemde tutulduğu
ve sık sık kaşındığı için, Atatürk, Lozan Barış Antlaşması'nda kabul
ettirdiği hükümlerle bu konuda duyarlılığını gösterir ve asla ödün vermez.
Türk Devleti, Türklük bilincini esas alır; etnik ve dinsel ayrımcılığa dayalı
çifte standartlı politikaları reddeder. Faşizm ya da ırkçılık boyutunda
ulusçuluğu reddederken de, kendini Türk kabul etmeyenlerin; Türkçe dışında başka
resmi dil kabul ettirmeye çalışanların; ülke toprakları içinde başka bir devlet
tesis ederek başka başkent yaratmaya çalışanların; tüm bu ayrılıkçı-bölücü
amaçlar doğrultusunda kamu düzenine karşı ayaklananların kısaca PKK örneğinde
görüldüğü gibi Kürt faşizmini ve şovenizmini savunanların, Türk Devleti'ni
parçalamada, Anayasal düzenini ortadan kaldırmada asla haklı ve özgür
olamayacaklarını hukuk kuralları içinde öngörür.
Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, LAİKLİK, CUMHURİYETÇİLİK, DEVLETÇİLİK,
DEVRİMCİLİK ve HALKÇILIK ilkeleri ile özdeştir, bir bütündür. Bu ilkelerin biri
ya da birkaçı yok sayılarak Atatürk ulusçuluğu tanımlanamaz, savunulamaz.
Örneğin, laiklik ilkesinin geçerli olmadığı bir düzende ulusçuluk kesinlikle
olanaksızdır. Türk Toplumu için siyasal islâmcılığa hayat hakkı veren bir
anlayışla ulusçuluk anlayışının birlikte telâffuzu düşünülemezken,
"milliyetçi-muhafazakârlık" gibi ucube bir terminolojinin siyasal
hayatımızda ve hem de en yaygın bir biçimde kullanılması garip bir çelişkidir.
Ümmetten ulus aşamasına geçiş, sadece siyasal değil sosyolojik bir gereklilik ve
gerçekliktir. Yeniden ümmet aşamasına dönmeyi istemek; siyasal otorite önünde birey
olmaktan vazgeçerek kulluğu kabullenmek irticaın, gericiliğin ta kendisidir.. Dinin
toplum için gerekliliği ayrı bir olgu ve tartışma konusudur. Ulusal birliğin,
ulus-devlet olmanın en önemli koşullarından biri, hukukta birliğin sağlanmasıdır.
Azınlıklara ilişkin hukukun yanısıra her mezhep için ayrı hukuk uygulamanın
faturasını Türk Toplumu Osmanlı döneminde en ağır biçimde ödemiştir. Bu açıdan
Atatürk, sadece sosyolojik gerekçeyle değil, hukuksal ve siyasal gerekçelerle de Türk
ulusçuluğunu ön plana çıkarmıştır. Bunu yaparken de, Araplar arasında ortaya
çıkmış ancak günümüzde anlam ve önemini yitirmiş ihtilâflara dayalı mezhep
ayrılıklarını hiç ama hiç dikkate almamıştır. Kur'an-ı Kerim'i geri plana atarak
İslamiyeti sahtekâr muhadislerin kaleme aldıkları sahte hadislere, Ortaçağın Arap
gelenek ve göreneklerine, birtakım cahil ve yetersiz ilâhiyatçıların -belki o
dönemin koşullarında değerlendirilebilecek- fetvalarına, içtihatlarına dayandıran;
dini ekonomik ya da siyasal kendi çıkarlarına hizmet için kullanan din tüccarlarına
kesinlikle ödün vermemiştir. Bir yandan sünni şeriatçılığın devlet
mekanizmasından bütünüyle sökülüp atılması için devrimler gerçekleştiren
Atatürk, diğer yandan bin küsur yıl önce bazı Arapların yine bazı Arapları
vahşice öldürmesinin kinini ve hatta kan davasını sürdürmesinin Türklere
düşmediğinin bilinci içinde aleviliğe yaklaşmıştır. Mezhepsel farklılıkların
siyasallaştırılmasının Türk ulusculuğu önünde en önemli engellerden biri olarak
kabul eden Atatürk, tıpkı etnik farklılıklar gibi mezhepsel farklılıkları da, üst
kültür kimliği olan Türklük bilinci içinde kaynaştırmayı hedeflemiştir.
Aynı şekilde, DEVLETÇİLİK ilkesinin dikkate alınmadığı bir Türk ulusçuluğundan
söz etmek, emperyalizme teslim olmakla, tam bağımsızlıktan vazgeçmekle
eşanlamlıdır. Siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan katılımcı demokrasiyi, hakça
bölüşümü, nimet ve fırsat eşitliğini öngören, sınıf kavgasını reddeden
HALKÇILIK ilkesini içermeyen bir ulusçuluğu düşünülemez. Bir yandan ulusçuluğa
karşı bir proleterya diktatörlüğünü savunup diğer yandan Atatürk ulusçuluğunu
savunur görünmek nasıl bir ideolojik çelişki ya da popüler deyimle
"takiyye" ise, CUMHURİYETİ savunur görünüp bir İslâm Cumhuriyeti önermek
de bir başka çelişkidir. En yüzeysel tanımıyla Türk ulusçuluğu, "Türk
ulusunu daha ileriye götürmekse", bu ancak DEVRİMCİ olmakla olanaklıdır. Her
şeyin değişim halinde olduğunu kabullenmemek, bu değişime ayak uyduramamak,
emperyalizme yem olmakla, bağımsızlıktan vazgeçmekle eşanlamlıdır.
Statükoculuğu, hatta daha da gerideki değerlerin günümüzde de aynen
yaşatılmasını öngören muhafazakârlığın Türk ulusçuluğu ile birlikte
anılması eşyanın tabiatına aykırıdır. Devrimci olmayan bir ulusçuluğun Türk
Toplumunu ileriye götürmeyeceği açık bir gerçektir.
Atatürk'e göre Türk ulusçuluğu, etnik kökene ya da dinsel inançlara
dayandırılamaz. Bu açıdan O, Gobineau, Hitler ve Mussolini'nin ulusçuluk
anlayışlarını kökten reddetmiştir. Üstün ırk teorisine bir paçavra kadar bile
değer vermemiştir. Ancak, Türk ırkçılığını reddederken de, Türk üst kimliğini
reddederek ülke topraklarının bir bölümü üzerinde ayrı bir devlet kurma
girişiminde bulunan ayrılıkçı ırkçılara da hoşgörü göstermemiştir. Milli
Mücadele döneminde ve sonrasında çıkan bölücü ayaklanmalara karşı izlediği
politika, O'nun bu alandaki kararlılığının ölçütüdür. Ulusçuluğun
siyasallaştırılmasının en az dinin siyasallaştırılması kadar tehlikeli
olacağını bildiği içindir ki, bir örnek oluşturmak üzere 1931 yılında Türk
Ocakları'nı kapatmıştır. Ulusçuluk üzerine politika yapan, ekonomik ya da siyasal
rant elde eden; turancılık söylemleriyle, bir başka ifadeyle boşboğazlık yaparak
Türkiye'nin dışpolitikasını zora sokan bu kuruluş yerine, halk eğitimini tüm
boyutları ile üstlenen; okuma-yazma ve beceri kursları açan; tarama dergilerine
malzeme toplayan; etnografik anlamda çalışmalar yapan; halk müziği derleme
çalışmalarını teşvik eden Halkevleri'ni kurdurmuştur. Türk ulusçuluğunun doğuş
ve gelişimi aşamasında çok önemli tarihsel işlevi olan Türk Ocakları'nın bugün
fethullahçıların güdümünde bulunması, Atatürk'ün ilerigörüşlülüğünün
önemli bir tezahürü olsa gerekir.
ATATÜRK VE YAPAY ULUSÇULUK
Atatürk, ulusçuluk ilkesinin tanımını ve çerçevesini net bir biçimde ve defalarca,
hem de yoruma meydan bırakmayacak ölçüde ortaya koymuştur. Ancak, etnik, dinsel ya da
ideolojik sorunları olan kimi aydınlar, işlerine geldiğince adeta cımbızla
seçtikleri bir ya da iki cümle ile Atatürkçülüğü saptırma gayretlerini bugüne
kadar sürdürmüşlerdir. Örneğin, Atatürk'e izafe edilen "Türk Milleti daha
fazla dindar olmaya mecburdur" cümlesi, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olan
şeriatçı çevrelerin en çok kullandıkları "takiyye" cümlesi olarak
seçilmiştir. Türkiye'deki başta ayrılıkçı Kürt hareketi olmak üzere, her türlü
terörist örgüt eylemine, etnik-sosyalist faşizme karşı net bir tepki ortaya
koymayan, kınayamayan bazı aydınlarımız da, Atatürk ulusçuluğunun
"TÜRK" olan adını yok saymakta, Türkiye'yi etnik bir mozaike benzeterek
yapay bir alternatif "Türkiye ulusçuluğu", yapay bir alternatif "Ne
Mutlu Türkiyeliyim Diyene" sloganı oluşturma çabalarını kesintisiz devam
ettirmişlerdir. Bir başka ifadeyle, Osmanlı'nın etnik kimlik konusundaki
yanlışlarını -sırf kendi etnik, dinsel-mezhepsel ve ideolojik sorunları nedeniyle-
sürdürmeye çalışan bu aydınlar, şeriatçı, marksist ve bölücü yelpazede
kendilerine yer bulmuşlardır. Yedi ayrı etnik grubun yaşadığı Fransa'da, üç ayrı
etnik grubun yaşadığı İngiltere'de, yüzün üzerinde etnik grubun yaşadığı
Rusya'da, hem de yüzyıllardan bugüne Fransız, İngiliz, Rus ulusçuluğu
yaşatılırken; bin yılı aşkın bir süredir, çeşitli kavimlerin geçiş yolu olmuş
ama sonuçta bin yılı aşkın süredir Türklere vatan olan, Türk devletlerine sahne
olan Türkiye topraklarında hem de çoğunluk halinde yaşayan Türklere ulusçuluk yapma
hakkını, ulus adını kullanma hakkını çok görmek ne ölçüde tarihsel gerçeklerle
bağdaşır ki?!. İşte bu çelişkiye daha 1920'lerde dikkat çekmeye başlayan
Atatürk, dünya tarihinde hiçbir devlet kurucusunun yapmadığı ölçüde, kurduğu
devletin sahiplerinin adını, dolayısıyla ulusun adını -hem de olağanüstü
tanımlarla- ortaya koymuştur. İşte, bilinen bu tanımlara ayrıca açıklık getiren
bazı sözleri:
Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak
yaşayacaktır.
Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklük'ten başka bir şey değildir.
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin
dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu
olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.
Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve
ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle
beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini
korumaktır.
Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araştırmak, birbirine bağlı bir tarih
içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile öğünmek, yerinde olur. Fakat, bu
öğünmeye lâyık olmak için, bugün çalışmak lâzımdır. Her alanda, özellikle
medeniyet dünyasına eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmak lâzımdır.
Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir eşsiz varlığın yüksek
görüntüsüne, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7000 senelik bir Türk
beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk
tabiatın yağmurları ile yıkandı; o çocuk tabiatın şimşeklerinden,
yıldırımlarından, kasırgalarından önce korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı;
onları tabiatın babası tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat
oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır,
kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
Anasının ve babasının asilliği ile iftihar eden Teodoz, İtalya yarımadasına inmek
isteyen Türk Atilla'ya barış müzakeresinden önce sormuş: "Siz hangi asil
ailedensiniz?" Atilla da ona cevap vermiş: "Ben asil bir milletin
evlâdıyım". İşte benim cevabım da size budur.
Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına, kendinden sonra
yaşayacaklara, son sözü şu olmalıdır: "Benim Türk milletine, Türk
Cumhuriyetine, Türklüğün geleceğine ait görevlerim bitmemiştir, siz onları
tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz". Bu
sözler, bir kişinin değil, Türk ulusunun duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir
parola gibi kendinden sonrakilere devamlı tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her
Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, onun sonsuz olduğunu
göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur. İşte parola
budur.
Biz milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiº ve çok ihmal etmiº bir milletiz.
Bunun zararlarını daha fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki,
milliyet teorisinin, milliyet idealinin yok olmasına çalışan teorinin dünya üzerinde
uygulanma imkânı bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar ve gözlemler, insanlar ve
milletler arasında, hep milliyetin egemen olduğunu göstermiştir. Ve milliyet prensibi,
aleyhindeki büyük çapta gerçek tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin
öldürülemediği, kuvvetle yaşadığı görülmektedir.
Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve
milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizle
gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.
Bugünkü Türk milleti siyasi ve sosyal topluluğu içinde kendilerine kürtlük fikri,
çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek
istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin bu keyfi idare
devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici,
beyinsizden başka, hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki meydana
getirmemiştir.. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak
geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar... Bugün içimizde bulunan
hristiyan, musevi vatandaşlar, kader ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla
bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözü ile bakmak; medeni Türk
Milletinin asil ahlâkından beklenebilir mi?
Diyarbakırlı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve
Makedonya'lı, hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.
Siyasi varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasi gruplarla isteyerek
veya istemeyerek kader birliği etmiş, bizimle dil, ırk, kök birliğine sahip ve hatta
yakın, uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin
bin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk milletinin tarihen ve ilmen oluşmasındaki
asaleti, dayanışmayı asla bozamaz.
Türk milleti Kurtuluş Savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm
milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvalariyle ilgilenmeyi, o davalara yardım
etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve
bağımsızlıklarına ilgisiz davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet
dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde düşünülmemeli ve
savunulmamalıdır. Milliyet dâvası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu
bir ideal meselesidir. Şuurlu ideal demek pozitif bilimlere, bilimsel yöntemlere
dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalarda denenmiş
yöntemlere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve öncelikleri
mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce kültür
meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir uygun
ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına,
zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut
Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.
Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü,
temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir....
Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk
milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlik içerisinde
güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu
ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet ilimdir....
Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok
sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin, hiçbirinde milletimin, hakkımdaki
güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle
söylüyorum ki, milli ideale tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin
büyük millet olduğunu bütün medeni dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır.
Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni niteliği ve büyük
medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda
yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti, sonsuza akıp giden her on senede, bu
büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde
kutlamanı gönülden dilerim. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..
ATATÜRK SONRASI "ALTI
OK" VE ULUSÇULUK
Atatürk'ten sonra, O'nun Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkeleri olarak miras
bıraktığı "Altı Ok"tan önce ulusçuluğun kırıldığını görüyoruz.
A.B.D.'li strateji uzmanlarınca, 1946'da Sovyetler Birliği'nin sıcak denizlere inmesini
önlemek için ortaya atılan "yeşil kuşak" teorisinin bir sonucu olarak,
ılımlı islâmcılık ve de ulusçuluk, Demokrat Parti ve daha sonra gelen sağ
partilerce benimsenmiştir. Laikliğin önemli ölçüde tahrip edildiği Demokrat Parti
dönemi, ekonomik açıdan getirileri tartışılmakla beraber, laikliği öngören devrim
yasalarının çiğnendiği, şeriatın hortlatıldığı kara bir dönem olarak tarihteki
yerini almıştır. Ümmetçilikle ulusçuluğun birbirini net bir biçimde yadsıyan
kavramlar olmasına rağmen, özellikle nurcular, popülist ve ikiyüzlü bir yaklaşımla
ulusçuluğa da sahip çıkmışlardır. Bu dönemle birlikte, "müslümanlık",
"ulusçuluk" ve "antikomünistlik" kavramları, politik bir
çıkar-sömürü söylemleri olarak sağ kesimin tekelinde kalmıştır.
Atatürk'ün mirası olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı oku, A.B.D. destekli sağ
partilere tepki bağlamında oluşturulan -tutarsız ve dayanaksız- alternatif günlük
politikalar nedeniyle giderek aşınmaya başlamıştır. Sonuçta, son genel seçimlerde
T.B.M.M. dışında kalan C.H.P.'nin, neden bu hale düşüldüğü, Atatürk'ün bu
saygın mirasının nasıl harcandığı konusunda bir özeleştiriye bile gitmediği
görülmüştür. Kendi içinde, özellikle Genel Kurulları'nda, hezimetin nedenleri ve
sonuçları üzerinde demokratik tartışma zemini oluşturulacağı yerde, kamuoyuna
anlamsız hizip kavgalarının yaşandığı, sandalyelerin havada uçuştuğu bir
görüntü verilmiştir. İşte resmen ifade edilmese de özde yaşanan sıkıntılar:
C.H.P., bırakın Türk halkının, Türk solunun bile partisi olmaktan çıkmıştır. Bu
partide etkili bir politika yapabilmeniz için ağırlıklı olarak ya "Kürt"
ya "Alevi" ya da "Karadenizli" gruplardan birine dahil olmanız
gerekmektedir. Sünni kesim içindeki şeriatçılardan nefret eden, Türklük bilincine
sahip, alt kültür kimliğini faşist çerçevede savunmayan, bölgecilik gibi
ilkellikleri reddeden C.H.P.'lilerin fazla bir şansı yoktur. II. Cumhuriyetçilerle,
C.H.P. yöneticilerinin Türklük bilincine yaklaşımları arasında hiçbir fark
kalmamıştır. Kürtçü bölücülüğe tepki göstermeyen, hatta Türkiye'deki
"halkların" kendi dillerinde eğitim hakkını savunarak Atatürk'ün kurduğu
ulus-devletin temeline dinamit koyan bu partinin kimi yöneticilerine göre, Türk
ulusçuluğu, kabul edilemez bir faşistliktir. Bunun için "Türk" adının
yeralmadığı yapay bir ulusçuluğu savunur görünmeyi yeğlemektedirler.
Atatürk'ün sınırlarını çizdiği, akıla, mantığa, Türkiye'nin gerçeklerine
uygun; evrensel değerleri içeren Türk ulusçuluğunu reddederek altı okun birini
kıran C.H.P., aynı zamanda devlete sahiplenme olgu ve zorunluluğunu da redddetmiştir.
Siyasal iktidar ve devlete karşı ebedi muhalefet görüntüsünü ve fonksiyonunu kabul
etmiş görünen C.H.P., kabul edilmesi olanaksız bir aşağılık kompleksi ile, tıpkı
Türk ulusçuluğunu ümmetçi sağa kaptırdığı gibi, devlet yerine, devlete karşı
olan unsurlara sahip çıkmayı yeğlemiştir. Tipik bir örnek olarak, "insan
hakları", "işkenceye karşı çıkmak" gibi evrensel değerlere sahip
çıkılırken çifte standart izlenmiştir. Örneğin, Türkiye'de bunca yıldır süren
terörün kurbanı olan sade vatandaşlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize ve ailelerine
en küçük ilgi esirgenirken, TİKKO, DHKP-C ve benzeri örgütlerin militanlarına
"insan hakları", "işkence" vb. gerekçesiyle sahip
çıkılmıştır. Yapılanlar hiç şüphesiz yanlış olmamakla birlikte eksiktir.
C.H.P. Türk halkını, Türk Devletini kucaklamakta, bütünleşmekte ciddi uyum
sıkıntısı içindedir. Bu "kafa"nın değişmesi, ulusal içerikli yeni
politikaların üretilmesi, yeni yaklaşımların belirlenmesi gereklidir...
C.H.P.'nin kırılan altı okundan bir diğeri, laikliktir. C.H.P., şeriatçı
yapılanmalara karşı gerekli mücadeleyi lâyıkınca yapamamıştır. Özellikle
fethullahçı kadrolaşmaya karşı, söylemlerin ötesinde hiçbir önlem alamayan
C.H.P.'nin kimi yöneticileri, bu yapılanmanın şeyhi ile görüşme yapacak ölçüde
gaflet sergilemiştir. Son kaset olayından sonra tüm sağ partilerin ve de D.S.P.'nin
fethullahçılara destek vermesine karşılık, T.B.M.M. dışında da olsa C.H.P.
yönetiminin resmi bir protestosu sözkonusu olmamıştır. Yakın geçmişe
bakıldığında, Y.Ö.K., İçişleri Bakanlığı, M.E.B. ve benzeri kurum ve
kuruluşlardaki şeriatçı kadrolaşmaya karşı koalisyon dönemlerinde bile ciddi bir
önlem ve tavır alınamamıştır. Kıyımlara sadece seyirci kalınmıştır. Bu
yetersizlik, oy deposu olarak görülen alevi vatandaşlarımıza karşı da sözkonusu
olmuştur. Araplaşmamış bir inanç yapısı içinde, binlerce yıllık Türk-Türkmen
kültür öğelerini saklayıp günümüze kadar getirebilmiş bir kesimin mensuplarına
da hak ettikleri değer ve önem verilmemiştir. Gerek, T.B.M.M. çatısı altından
yapılan hakaretlere, gerek Sivas'daki dindışı, insanlıkdışı vahşete ve gerekse
Diyanet İşleri Başkanlığı'nda yapılması gerekli eşitlik ve adalete yönelik
düzenlemelere yeterli tepki ve ilgi göstermeyen bir C.H.P., bu kesimdeki Türkleri
maalesef sömürmeye devam etmektedir. Aynı sömürü, Atatürk'ün kurduğu devlete ve
Cumhuriyet rejimine düşman aşırı sol nitelikli bazı terör örgütlerince de
yapılmaktadır. Güvenlik kuvvetleri ile çarpışırken ölen militanların -Türk
Bayrağı değil- örgüt flamaları ile Cemevleri'nden kaldırılması, sömürünün bir
başka boyutudur. Laikliğin güvencesi olan Alevi Türkleri, bu sömürüden, en az
camileri kullanan şeriatçılardan rahatsız olan Sünni Türkleri kadar rahatsız olsa
gerekir. Görüldüğü gibi, Türk sözcüğünün başına Alevi-Sünni gibi eklerin
getirilmesi yakışmamaktadır, sakil durmaktadır, rahatsız etmektedir. Türklerin
kendilerini tanımlamaları için bu tür ayırıcı-bölücü sıfatlara gereksinimi
olmadığı apaçık bir gerçektir, gerekliliktir.
C.H.P., "Uluslararası Tahkim", "A.T.", "özelleştirme"
gibi konularda, altı okun biri olan "devletçiliğe" ve devletçiliğin olmazsa
olmaz türünden "tam bağımsızlık" prensibine gereğince önem vermemiştir,
vermemektedir. Başta Prof.Dr. Yakup Kepenek, Prof.Dr. Korkut Boratav gibi çok sayıda
değerli ekonomisti içinde barındıran C.H.P.'nin, ekonomik sorunlara ve emperyalizme
karşı duyarsızlığını anlamak kesinlikle olanaksızdır. Altı okun bir diğeri olan
"devrimcilik", Türk toplumunu daima daha ileriye götürecek politikaların
üretilmesini öngörmektedir; yoksa, adı devrimci olan ama gerçekte bir yüzyıl
öncesinin dogmalarını savunan illegal örgütleri değil. C.H..P.'nin mutlaka bu oku da
onarması gerekmektedir. Aynı şekilde, siyasal katılımdaki eşitliği, tam
demokrasiyi, sınıf çatışmasını değil toplumsal uzlaşmayı, ulusal gelirin hakça
paylaşımını, güçsüz kesimlerin korunmasını öngören "halkçılık" oku
da hatırlanmalı ve bu ilkenin yeniden yaşama geçirilmesini sağlayacak politikaların
üretilmesi sağlanmalıdır.
SONUÇ:
Görüldüğü gibi, C.H.P.'nin dayandığı "Altı Ok"un altısı da
kırıktır. C.H..P., Atatürk'ün kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ve en köklü
partisi olma vasfından uzaklaşmıştır. C.H.P., içinde bulunduğu ideolojik kimlik
bunalımından çıkmak zorundadır. "Altı Ok"un hepsi de evrensel anlamda ve
boyutlarda değerini korumaktadır, koruyacaktır da. Bunlardan birini ya da birkaçını
yok saymak olanaksızdır. Atatürk'ün altı ilkesi, birbirini tamamlamaktadır, asla
ayrı düşünmek, ele almak sözkonusu değildir. Hiçbir hizbin, bu ilkeleri kendi
kafalarına göre, kendi ideolojilerinin perspektifinden değiştirme, yorumlama hakkı da
bulunmamaktadır. C.H.P.'yi var eden "Altı Ok"u beğenmeyenlerin, geri
bulanların gidebilecekleri daha radikal siyasal partiler mevcuttur. Aynı şekilde,
Türkiye'de ulus-devlet gerçeğini yadsıyarak bölücülük yapanların da gideceği bir
siyasal parti hâlâ vardır. Türk ulusu, tarihi boyunca din ve mezhep kavgalarından
çok sıkıntılar çekmiştir. Yeni bir yüzyıla girerken, C.H.P. ve Türkiye,
mezhepçilik, bölgecilik gibi ilkel, dışarıdan kullanılmaya ve sömürüye açık
hizipçiliği reddetmek, bünyesinden söküp atmak zorundadır. Kavga, lider
adaylarının kavgası değildir. Çağdaş, ileri ve aydınlık bir Türkiye'nin
yarınlarının kavgasıdır.
Şimdi, yıpranmamış yeni bir liderin yönetimindeki C.H.P., ya aslına dönerek
"Altı Ok"u yeniden benimseyecek ya da altı ayda bir yapılan olağanüstü
genel kurullarla kendi içindeki koltuk kavgalarını sürdürecektir. Bu seçim, sadece
partinin değil, Türkiye'nin de geleceğini belirleyecektir. Son Fethullah Gülen
olayında da görülmüştür ki, Türk siyasal hayatında C.H.P.'siz olmamaktadır...